Türkiye’nin yakın geçmişi üzerinde karanlık bir örtü vardır. Tekrara hacet yok; o karanlık örtünün altında neler olduğu da bir sır değildir. Darbeler, cinayetler, faili meçhuller, provokasyonlar, planlar, andıçlar, toplum mühendislikleri, hükümet kurup yıkmalar, fişlemeler vs. bu dönem sadece karanlığın değil acının da öyküsüdür. Bir avuç artık “eski elit” tabir edilen azınlık haricinde herkes de bu acıdan nasibini almıştır.
Devlet mekanizması ile Ergenekon iç içe geçmiş ve bugün “suç” görülen ilişkiler o dönemde himaye görülen ve takdir edilen faaliyetlerdi. Sonra, iklim değişti ve Türkiye demokrasi yolunda ilerlemeye başladı. Bugün bazılarının büyük bir şaşkınlık yaşamaları, düne kadar destek gören faaliyetler için bugün sanık durumuna düşmelerini anlamlandıramamaları değişen iklim yüzündendir.
Ergenekon’la mücadelenin önündeki en büyük psikolojik engel de bu mantalite değişikliğinin bir türlü kabullenilememesidir. Dünün muktedir asker-sivil-iş dünyası-medya ittifakı yeni dönemi kabullenemedikçe Ergenekon sulandırılmaya, itibarsızlaştırılmaya çalışılmıştır.
Çatışmanın özü budur...
Bununla birlikte dünyada, Ergenekon’unu ilk tasfiye eden ülke de Türkiye değildir. İtalya, İspanya, Yunanistan ve Latin Amerika ülkeleri gibi birçok demokrasinin böyle tecrübeleri
olmuştur. Hepsi de zor ve meşakkatlidir. Bugün içinden geçtiğimiz tartışmalar oralarda da yaşanmıştır. Sistemin üzerinden bir kara zırhı çıkarmak kolay değildir. Sürecin temposu içinde inanılması güç ilişkiler ortaya çıkarıldığı gibi hatalar ve hatta usul yanlışları da olabilir.
Olmuştur da ...
Mesele genel perspektifi, hukukun bir dönemin karanlık ilişkileri üzerinde ayırım yapılmaksızın uygulandığı ilkesini kaybetmemektedir. Bu noktadan sapmamak, Ergenekon davalarının arkasındaki toplumsal desteğin seviyesini düşürmemektedir.
Araştırma, soruşturma, istihbarat gibi temel tahkikat unsurlarından daha önemlisi toplumsal destek ve dolayısıyla meşruiyetin devamlılığıdır.
Sürecin içinde bulunan bütün güvenlik ve yargı unsurlarının barometrelerinden birisi de bu olmalıdır.
Çünkü, Ergenekon’la mücadele bir hukuk meselesi olduğu kadar aynı zamanda bir toplumsal tercihtir. Yani, Türkiye artık “Ergenekon devleti” istemediğine dair bir tercih yapmış, “Böyle gitmesin” demiş ve geçmi
şin karanlık ilişkilerinin bitirilmesi iradesini göstermiştir.
Bugün hangi noktadayız?
Baştan söyleyelim, insanlar Ergenekon gerçeğini görmüşlerdir, geride kalan karanlık dönemi daha iyi anlayacak, nasıl bir sistem içinde yaşadığımızı kavrayacak bir siyasal feraset gelişmiştir. Davalarla birlikte Türkiye’yi “Devlet ne yaparsa iyi yapar. Kim ne yapmışsa da devlet için yapmıştır” anlayışından “Kanun önünde kimsenin imtiyazı yoktur” noktasına getirmek, muazzam bir dönüşümün resmidir.
Mesele, bu dönüşümü kalıcılaştırmak ve sistemin içinden Ergenekon zihniyetini tümüyle temizlemektir.
Şimdi...
Önceki gün gerçekleşen gözaltıları; meslektaş olmamıza rağmen tanımadığım iki gazeteci Nedim Şener ve Ahmet Şık üzerinden anlamaya çalışıyorum. Sızan iddialara, delillere ve davanın yarattığı atmosfere bakıyorum. Savcıların bir bildiği olduğu ve özellikle gazeteciler hakkındaki kararların sansasyon yükünü hesaba kattıklarını da unutmadan bir yargıya varmaya çalışıyorum.
Sonucun tutuklama olmaması Ergenekon’la sağlanan zihni dönüşümün kalıcılığı açısından hem rasyonel, hem de vicdani görünüyor.
Böyle bir karar Ergenekon sürecinde soğukkanlılığın sürdüğü kanaatini de pekiştirecektir.