Biri dünyayı kandırıyor ama kim? Biri Hamalıları zulüm hikâyeleriyle galeyana getiriyor ya da biri hunharca boğazlıyor muhalifleri?
Rivayet o ki, temmuz başlarında korkunç bir cinayet haberiyle çalkalanıyor şehir. Kulaktan kulağa yayılan fısıltılar, çok geçmeden tüyler ürpertici bir kâbusa dönüşüyor. Savaş propagandasının en kirli, en karanlık yüzüne örnek mi istiyorsunuz; alın size bu esrarengiz cinayetin haberi.
İbrahim Qashoush adındaki Hamalı asilerden biri, bir gece kayboluyor. Ertesi gün nehirden çıkıyor cesedi. Silahla vurularak öldürülmüş halde bulunuyor. Ama feci bir ayrıntı daha var. Ölü bedeni işkence görmüş. Eziyet kastını aşan bir işkencenin izlerine rastlanıyor cesette. Boğazı kesilerek ibrik boğumundan ses telleri koparılmış.
Hama’ya, hafızalara kazınacak bir ibret dersi verilmek istendiği aşikâr. Maktul, isyan şarkıları söyleyen yerel bir gırtlak. ‘Hadi Esad defol!’ türü protest şarkılarla mitingleri dalgalandıran sesin sahibi. Gırtlağının kesilişini unutmayacak kimse bu yüzden. Bir daha kimse hançeresinin başına gelebilecekleri düşünmeden isyan şarkıları söyleyemeyecek Hama’da.
Rejim yanlıları, ‘gırtlak cinayeti’ için “Bir propaganda miti’’ diyor. Dünya kamuoyunu Şam’a karşı doldurmak üzere uydurulmuş, abartılmış, köpürtülmüş bir vahşet efsanesiymiş. Hikâyeyi dünyaya duyuran kişi ise, New York Times’ın Pulitzer ödüllü Beyrut Büro Şefi Anthony Shadid.
Gerçeklik flulaşıyor bu noktada, hangi taraf yalan söylüyor? Biri dünyayı kandırıyor ama kim? Biri Hamalıları zulüm hikâyeleriyle galeyana getiriyor ya da biri hunharca boğazlıyor muhalifleri? Kimin doğru söylediğinin belki de artık bir önemi yok, demeyin. Tevatürler ile gerçekleri birbirinden ayırt etmek anlamsız bu saatten sonra, diye düşünmeyin. Gözlerimizin önünde girişilen katliamların yanında, bir tek cinayet önemsiz değildir.
O cinayet haberinin sakladığı gerçek, yerine göre bütün bir iç savaşın kaderini değiştirebilir.
Haberin anatomisine bakalım. Anthony Shadid, Lübnan asıllı bir gazeteci. Daha önce Washington Post’un Bağdat Büro Şefi’ydi. Şimdilerde New York Times’a çalışıyor. Başlarda, Libya’daki iç savaşı yerinden bildiren birkaç gazeteciden biriydi. Dünya, Suriye’de olup bitenleri de onun kaleminden okuyor. Yıldızı savaşlarla parlayan bir gazeteci. Son saldırıdan önce Hama’daydı. İbrahim Qashoush’un hikâyesini de ondan öğrendik. 22 Temmuz’da PBS televizyonuna anlattıklarından...
New York Times’a yazdıklarını takip ediyorum. Hama konusunda beni yanılttı. 800 binlik nüfusuyla Suriye’nin dördüncü büyük şehri burası. Daha temmuz sonlarında, güya kurtarılmış bir şehir olarak tasvir ediyordu Hama’yı. Shadid, son gördüğünde şehrin kontrolü tamamen muhaliflere geçmişti. Esad’ın tankları dışarı çekilmiş, şehir kendi kendini yönetiyordu. İsyancılar zafer coşkusuyla cirit atıyordu sokaklarda. Barikatlar kurmuş, askeri sokmuyorlardı içeri. Gövde gösterileri yapıyor, sevinç yürüyüşleri düzenliyor, erken zaferlerini kutluyorlardı. Korkuları kalmamıştı rejimden, kafa tutuyorlardı pervasızca. 1982 travmasından bu yana ilk kez özgüvenleri geri gelmişti. Dışarda konuşlanan ordu karışmıyor, müdahale etmiyordu milislere. Hama, özgürlüğünü ilan etmişti, ordu da seyirci kalmıştı. Fakat ne oldu da bir hafta geçmeden aynı Hama kan gölüne döndü? Ne değişti de tanklar birden saldırıya geçti, ölüm kusmaya başladılar yeniden?
Şam kaynaklarına göre, isyancılar hükümet binalarına el koymaya kalktıklarında ordu mecburiyetten girmiş şehre. Ağır bir darbeyle tarumar olmuş isyancılar, yazık olmuş. Olanlardan, Batı’nın medyası ve diplomatları sorumluymuş. Muhalifler kışkırtmaya gelip şımarmışlar. Şam’dakiler böyle inanıyor.
Hama’yı felakete sürükleyen olayların iç yüzünü bilmiyoruz. İki farklı rivayet var ortada. Biri Anthony Shadid gibi tanıklardan, diğeri rejim kaynaklarından geliyor. Sonbaharda çok partili ilk seçimlerini yapmaya hazırlanıyor bir yandan Şam. Yöneticilerini kansız değiştirebilme hakkı için, Suriye’de daha ne kadar kan döküleceği belirsiz. Kaç gırtlağın daha kesileceği de. Ama bir gün mutlaka bu iç savaş hakkındaki yalın gerçekleri öğrenecek dünya.